TÜRKİYE ORMANCILAR DERNEĞİ 

   ekoturizmgrubu

 

ana sayfa 

   

 

Makaleler

ORMANCILIKTA ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER

Serdar ŞENGÜN

Orman Yüksek Mühendisi

TODEG Üyesi

 

 

Neden Uluslararası Süreçler?

İnsanoğlunun Tarım Devrimi’ni gerçekleştirmesinden bu yana doğa ve doğal kaynaklar üzerindeki bozucu etkisi, çevre sorunları ile kendini göstermektedir. Dünyamızın canlı türlerinin milyonlarca yıl süren evrimi boyunca kural; yeni canlı türlerinin gelişimi olmuştur. Tarım Devrimi’nden günümüze kadar olan sürecin yalnızca yüzde biri kadar olan zaman diliminde ise evrimin bu özelliği adeta tersine çevrilmiştir.

Dünyayı Koruma Birliği -IUCN-‘in 1997 yılında yaptığı bir araştırma, 242.000 bitki türünden yüzde 14’ünün, kuş türlerinin yüzde 11’inin ve insan türünün tek bir türü olduğu 4400 memeli türünün yüzde 11’inin yok olma tehdidi altında bulunduğunu göstermektedir.

Türlerin ve onların yaşam ortamlarının yok olması, tüm ekonomik sistemlerin üzerinde yükseldiği doğanın tahrip olmasına ve insanlığın karşılaşabileceği sorunların çözümünde vazgeçilemez olanaklar sunan doğal varlıklardan ve yaşam sistemlerinden mahrum kalmasına yol açmaktadır. Artan dünya nüfusun gıda talebini karşılayabilmek için tarım alanları, orman ve mera alanları aleyhine artarken, daha 1970’li yıllarda 5,5 milyar ton dolaylarındaki karbondioksit emisyonu, 1990’lı yıllarda 8 milyar tonu geçmiş ve günümüzün en önemli sorunlarında biri olan küresel ısınma sorunu karşımıza çıkmıştır.

 

 Orman ve mera alanlarının hızla azalması iklim değişikliği sorununun daha ileri düzeylere çıkarmıştır. Bunu yanında tarım topraklarında tuzlanma, alkalileşme veya toprakların bataklığa dönüşmesi yüzünden her yıl, sulanır alanların 125 bin hektarı kaybedilirken, deniz, göl ve akarsu ekosistemleri de kendi olağan değişim hızının çok üstünde olumsuz değişime uğramaktadır. İnsanoğlunun kendisinin de içinde bulunduğu yaşam koşullarında oluşan bu olumsuz değişimin sonuçları yer yer yıkıcı biçimlerde ortaya çıkmıştır.

Bu nedenle günümüzde, insanlığın karşılaştığı çevre sorununu; bazı ekonomistler en büyük ekonomik kriz olarak adlandırmaktadırlar.

        Küresel bir nitelik kazanan ve gezegenimize yönelik insan kaynaklı bu tehdide karşı sorunun çözümü için, 1970’lerden bu yana küresel nitelikli çözüm arayışları da gündeme gelmiş ve sorun uluslararası süreçlerle çözümlenme yoluna gidilmiştir

 

Uluslararası Sürecin Gelişimi

       İnsanoğlunun kendi etkinlikleriyle tehdit ettiği yaşam koşulları, beraberinde gelecek kaygısını getirdiği için, soruna çözüm arayışları dile getirilmiştir. İlk olarak; 1968 yılında o zamanki OECD Genel Sekreteri Alexander King ve bazı işadamlarınca kurulan Roma Kulübü, “İnsanlığın İkilemi” adlı çalışmasında kullanmak üzere, MIT (Massachuttes Institute of Tecnology)‘e dünya bağlamında nüfus artışı, doğal kaynakların tüketilmesi ve kirlenme değişkenlerinin karşılıklı etkileşimini araştıran bir rapor hazırlattılar. Hazırlanan rapor Büyümenin Sınırları (Limits to Growth) adını taşıyordu ve  “değişmek ya da yok olmak” ikilemi üzerine kurulu, gelecek için abartılı bir karamsarlığı da içeriyordu. 1969 yılında da Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U-Thant, en çok on yıl içinde Birleşmiş Milletler Örgütü üyesi ülkelerin eski çatışmalarını bir yana bırakarak, çevreyi korumak, nüfus artışını yavaşlatmak ve yoksulları kalkındırmak için birleşmelerinin gereği üzerinde duruyordu.

 

  Raporun içeriği olan “Sıfır Büyüme Tezi” az gelişmiş ülkeler tarafından doğal olarak kabul görmedi.

Gelişen süreçte Birleşmiş Milletlerin uzmanlık örgütlerinin de katılımıyla 1972’deki Stockholm Konferansı’na gelinmiştir. 1970’li yıllarda henüz sürmekte olan soğuk savaşın da etkisiyle, Doğu ve Batı kampları arasında çıkan anlaşmazlık sonucu Romanya haricinde Varşova Paktı üyeleri toplantıya katılmamışlarsa da, konferansın uluslararası çevre politikalarına ilk sayılan iki katkısı olmuştur; Birincisi, zengin ve yoksul ayırımı yapılmaksızın, katılımcı tüm ülkeler tarafından, küresel çevre sorunlarının boyutlarına ve tehlikelerine dikkat çekilmiş, tehdidin tüm insanlığa yönelik olduğu kabul edilmiş ve sorumluluğun paylaşılmasında uzlaşma sağlanmıştır.

  İkinci olarak ise, Stockholm Sonuç Bildirgesi’nde, her insanın sağlıklı bir çevrede yaşama ve çevre korumaya ilişkin kararlara katılma hakkı olduğu vurgulanmıştır

         Bu çerçevede Konferans sonunda “İnsan ve Çevresi” adlı bildirge yayınlanmış, ulusal ve uluslararası faaliyetlere yol gösterecek 26 prensip ile “İnsan ve Çevresi için Harekat Planı”nında 109 adet öneri belirlemiştir. Yayınlanan bildirge doğrultusunda Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP- United Nations Environmental Program) kurulmuş ve konferansın başlama tarihi olan 5 Haziran Dünya Çevre Günü olarak kabul edildiği gibi, konferans sırasında gelişmekte olan ülkelerin göstermiş oldukları tepkilere karşı bir dostluk gösterisi olarak da örgütün merkezi Güneyde Kenya’nın başkenti Nairobi’de kurulmuştur. Kurulduğu günden itibaren önemli ve bir o kadar tartışmalı bir uluslararası sözleşme olan  “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi”ni hazırlamaya başlamıştır. Bunun yanında BM tarafından o dönemin Norveç Başbakanı Gro Harlem Brunland başkanlığında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu oluşturulmuştur. Bu komisyon 1987 yılında Brunland Raporu olarak da bilinen “Ortak Geleceğimiz” adlı bir rapor yayınlamıştır. Raporun en önemli sonuçlarından birisi; “sürdürülebilirlik” kavramı olduğu gibi, “küresel çevre sorunlarının en başta gelen sebep-sonuç ilişkisini yoksulluğun oluşturduğu”saptaması olmuştur.

 

Rio’ya Giden Yol

            1987 tarihli Brundland Raporu'nun (Ortak Geleceğimiz) temel kaygısı, kalkınma amaçlarını gerçekleştirirken çevre olgusundan verilen ödünlerin, uzun vadede çözümü çok daha güç sorunları ve yoksullaşmayı getireceği, bunun da insanlığın ortak geleceğini tehdit ettiğidir. Ancak Brundland Raporu’yla yapılabilen, yalnızca bir durum değerlendirmesi olmaktan öteye gidememiştir. Stockholm Konferansı’ndan 20 yıl sonra, Birleşmiş Milletler yeni bir Dünya Çevre Konferansı hazırlama kararı almıştır. Oysa bu yirmi yıllık süreçte dünya inanılmaz ölçülerde değişime uğramıştır. Varolan kalkınma anlayışının sürdürülmesi durumunda bugüne değin tespit edilebilen tüm bitki ve hayvan türlerinin 1/5’inin önümüzdeki yirmi yıl içinde yok olacağı, daha 1990 başlarında bilim insanlarınca belirtiliyordu. Örneğin;

-En çoğu azgelişmiş ülkelerde olmak üzere her yıl 20 milyon hektar orman yok olmuştur.

-Erozyon nedeniyle kaybedilen toprak miktarı, Hindistan ve Fransa’nın tarıma elverişli toprakları düzeyine ulaşmıştır.

-Yalnızca Sudan’da Sahra Çölü 200 km güneye doğru ilerlemiştir.

-Denizlere tanker kazaları sonucu yayılan petrol miktarı,1975’de 188.042 ton iken, 1985’de bu miktar tahmini olarak 400.000 tona yükselmiştir, vb.

        Sonuç olarak güney ülkelerindeki hızlı nüfus artışı ile Kuzey ülkelerinin sanayilerinin yol açtığı tahribat, ülkeler arasındaki gelir dağılım dengesizliği, nükleer kazalar ve çevre faciaları, sorunların çözümünün küresel boyutta tekrar ele alınmasını zorunlu kılmıştır. Stockholm Konferansı zamanında soğuk savaşın devam ediyor olması, alınan ilke kararların uygulanmasını geciktiriyor ya da engelliyordu. 1990’lara gelindiğinde ise daha farklı bir dünyanın, küresel sorunun çözümünde uzlaşabileceği umutları vardı.

           Birleşmiş Milletler, Stockholm Konferansının 20. Yıl dönümünde yeni bir Dünya ve Çevre ve Kalkınma Konferansı düzenleme kararı verdi. Rio de Janerio’da Haziran 1992’de yapılan bu toplantıya 179 ülke devlet başkanı ve yetkilileri ile 166 ülkeden 18.000 katılımcı ve 400.000 ziyaretçi ve 8.000 gazeteciyi bir araya getiren konferansta, Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu (WCED), insanlığın kalkınmayı sürdürebilme özelliğine sahip olduğunu, küresel ekonominin; insanların taleplerine ve meşru isteklerine cevap vermek zorunda olduğunu, fakat büyümenin gezegenin ekolojik sınırlarına uygun olması gerektiğini belirtmiştir. Konferans kararlarında iki ilke, bir eylem planı kabul edilmiştir. Bu esnada UNEP’in kurulduğu günlerde hazırlamaya başladığı Biyolojik Çeşitlilik ve İklim Değişikliğine ilişkin iki uluslararası sözleşme de imzaya açılmıştır.

 

1. RİO BİLDİRGESİ

           Bildirgedeki 27 İlkede, insanların doğa ile uyumlu ve sağlıklı bir hayata layık olduğu, kirletenin kirletme bedelini ödemek zorunda olduğu (kirleten öder ilkesi), günümüzdeki kalkınmanın, şimdiki ve gelecekteki kuşakların kalkınma ve çevre ihtiyaçlarına zarar vermemesi gerektiği, barış, kalkınma ve çevre korumanın birbirinden ayrılamayacağı ve katılımcı ülkelerin faaliyetlerinde bu ilke kararlara uygun davranacakları vurgulanmaktadır.

 

2. ORMAN İLKELERİ

            Konferansta üçüncü belgesi olan Sürdürülebilir Orman Yönetimi İlkeleri; “Her türlü ormanların yönetimi, korunması ve sürdürülebilir gelişimi konusunda küresel görüş birliği ilkelerinin yasal bağlayıcılığı olmayan ilke kararları” olarak toplam 13 ilke karar almıştır. Ormanlar için küresel fikir birliği oluşturan bu ilkeler, ileride tüm dünya ormanlarının kullanımı konusunda uluslararası geçerliliği olan ortak yaklaşım politikaları içerecek imzacı devletleri bağlayıcı bir sözleşmenin ön hazırlığı olarak değerlendirilmiştir. Konferansın yasal bağlayıcılığı olmayan bu ikinci ilke kararının nedeni, uluslararası sözleşme olarak gündeme getirilmesine bazı gelişmekte olan ülkelerin ormanları üzerindeki hükümranlık haklarından vazgeçmek istememeleridir.

 

3. GÜNDEM 21 (21 yy ÇEVRE ve KALKINMA EYLEM PLANI)

           Rio Konferansı’nda ele alınan Gündem 21 ise 21. yy Eylem Planı olarak göze çarpmaktadır ve toplam 40 maddeden oluşmaktadır. Ulusların kendi içlerindeki ve birbirleriyle olan farklılıklarının süregeldiği, yoksulluğun ve açlığın, hastalıkların ve cehaletin daha da arttığı ve insanoğlunun varlığını sürdürebilmesi için dayanmak zorunda olduğu ekosistemlerin çöküşü ile karşı karşıya olunduğu saptamasıyla başlayan ikinci konferans kararı belli başlı dört bölümde 21 yüzyılda katılımcı devletlerin çevresel çöküşün önüne geçebilmek yapacaklarının planlandığı bir belge olarak tarihe geçmiştir. Ülkemizde de bu eylem planı doğrultusunda önce ulusal düzeyde Çevre Bakanlığı’nca, sonra da yerel düzeyde kamu ve yerel yönetimlerin eşgüdümüyle Gündem-21 çalışmaları yürütülmektedir.

 

            Konferansta yasal bağlayıcılı olan iki uluslararası sözleşmede imzaya açılmıştır. Ancak bu sözleşmeler konferans kararlarının bir parçası değildir ve bağımsız olarak değerlendirilmelidir. Bunlar “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi” ve “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi” dir.

 

4. İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİ

            Sözleşmenin amacı; atmosferde sera etkisi yaratan CO2 emisyonlarının belli bir düzeyin altında tutulmasını sağlamak olarak özetlenebilir.

           Bu sözleşmenin nedenlerine gelince; bilindiği üzere dünya üzerindeki mevcut canlı yaşamın sürekliliği için gerekli koşullardan biri olan yüzey sıcaklığının ortalama 14 derece çevresinde salınması atmosferdeki sera gazlarının dengeli bir bileşiminin sonucudur. Bu gazlarda meydana gelebilecek aşırı yoğunlaşmalar yeryüzü sıcaklığının artması ile sonuçlanır. Normal koşullar altında dengeli bir durumda güneşten gelen enerji Dünya’dan ışımayla uzayda kaybolan enerjiye eşittir. Bu denge  ağırlıkla bitkiler ve okyanusların CO2 özümseyici kapasitesi tarafından korunur. Endüstriyel devrim ve yeni ortaya çıkan devasa gelişme potansiyeline sahip üretici güçlerin sermayenin kar kırbacıyla koşturulması sonucunda gelişen sanayinin gereksinim duyduğu büyük miktarda enerji, bol ve düşük maliyetli olduğu için fosil yakıtlardan sağlandı. Böylece gerek bitkiler gerekse de okyanuslar aracılığıyla sağlanan denge bozularak atmosferde giderek artan oranda CO2 birikmeye başladı. Son yapılan ölçümler Dünya’nın kaybettiği enerjiden 0,85 ± 0,15 W/m2 daha fazlasını kazandığını göstermektedir. Bu fazladan kazanılan enerji artan sera gazlarının ürünüdür ve dünyanın ortalama ısısı atmosferde aşırı ölçüde birikmeye başlayan sera gazlarından ötürü sürekli artarak, giderek yaygın biçimde günlük hayatta da konuşulmaya başlanan büyük iklim değişikliklerine kapı aralamıştır. Bu yüzden küresel ısınma mevcut durumda ağırlıkla insan kaynaklı CO2 salınımının yanında doğada karbon toleransını sağlayan büyük biyolojik kütlelerden orman alanlarının azalmasıyla ortaya çıkmış sorundur.  

 

SANAYİLEŞME, CO2 SALINIMI VE  ATMOSFERİK SICAKLIĞIN ARTMASI

Kaynak: http://www.lewes.gov.uk

 

               20.yy boyunca küresel sıcaklık  0.6 °C artmıştır. Bu ısı değişimi az görünebilir, fakat buzul çağından bu yana geçen 12000 yılda (http://www.lewes.gov.uk) Dünya ısısı sadece 7-8 °C arttığı gözönüne alınırsa 100 yıl içinde gerçekleşen değişikliğin önemi daha iyi anlaşılacaktır.

          Bu sözleşmede gelişmiş ülkeler mali konularda yükümlendirilmişlerdir. Gelişmekte olan ülkelerin sözleşme yükümlülüklerini yerine getirebilmeleri için mali ve teknik konularda desteklenmeleri kabul edilmiştir. 1997 İlkbaharına kadar 166 ülke sözleşmeyi imzalamış bulunuyordu. Bu anlaşma çerçevesinde Türkiye, OECD üyesi olduğu için gelişmiş ülkeler sınıfına dahil edilmiş bulunuyor. Oysa sera gazları emisyonunda dünya da 80. sırada geliyorduk. Buenos Aires’de yapılan Taraflar Konferansı’na katılan dönemin Çevre Bakanı, ülkemizin çevreyi korumaya yönelik uluslararası çabalara katıldığını ve bu amaçla Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi gibi 35 adet uluslararası sözleşme ve protokolü imzaladığını açıklayarak, “Hükümetim sera gazı emisyonlarının azaltılması gerektiğine inanmakta, ancak Parlamentomuz anılan sözleşmenin Türkiye’ye yüklediği yükümlülüklerin ekonomik kalkınmasıyla aynı düzeyde olmadığı görüşündedir” diyerek ülkemiz bu sözleşmenin dışında tutuldu.

            Sözleşme çerçevesinde ülkemiz gelişmekte olan ülkelerin gelecekte ortaya çıkması muhtemel tazminat taleplerine ve teknoloji transferi taleplerine karşı yükümlülük altına girmekteydi. Sözleşme, tıpkı Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve daha sonra Paris’te imzaya açılan Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi gibi, Rio Bildirgesi’ndeki ilke kararları yaşama geçirmeye yönelik eylem planı Gündem 21’in “Kalkınma için Kaynakların Korunması ve Yönetimi” başlıklı ikinci bölümün ilk eylem planına dayanmaktadır.

             Fakat bütün ülkeler sözleşmeye sahip çıkmadı. Örneğin ABD, demir-çelik, enerji ve kömür şirketlerinin yürüttüğü lobi karşısında etkisiz kaldı. Söz konusu lobi bu sözleşmenin ABD ekonomisine 100 milyar dolara mal olacağını iddia ediyor.

                  

5. BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK SÖZLEŞMESİ

              Bu sözleşme; genetik kaynakların uluslararası bir sözleşmede ele alındığı dünyadaki ilk sözleşme olarak bilinir. Sözleşme benzer konularda öncü özellikleriyle bilinen Birleşmiş Milletler Çevre Programı-UNEP- tarafından 1987’de hazırlanmaya başlamış ve çalışma grubu 1991’de taslak sözleşmeyi tartışmaya açmıştı. Rio Konferansı’nda imzaya açıldığı için konferans belgelerinden biri olarak kabul edilmiştir.

              Bu sözleşme tehdit altındaki dünya biyolojik kaynaklarının kullanımını, bundan yararlanmanın yöntemlerini ve koruma etkinliklerini ayrıntılarıyla açıklamaktadır. Toplam 42 madde ve 2 ekten oluşmaktadır. Sözleşmenin asıl metni gene dünya da üç “ilk” i içermektedir.

·        Birinci ilk, sözleşmede biyolojik çeşitlilik tüm yönleriyle ayrıntılı biçimde işlenmiş olmasıdır.

·        İkinci ilk, genetik kaynaklar, gerek korunma yöntemleri ve gerekse bu kaynaklara ulaşma ve elde edilen yararların ne şekilde paylaşılacağı konusu uluslararası bağlayıcılığı olan bir sözleşme düzeyinde ele alınmış olmasıdır.

·        Üçüncü ilk ise, biyolojik çeşitliliğin insanlığın ortak sorunu olduğunun dile getirilmesi olmuştur.

             Gerçekten de sözleşmede, birinci ilk için; sözleşmenin 2. Maddesinde kullanılan terimler ayrıntılarıyla açıklanarak, ileride yorum farklılığı iddialarıyla ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların baştan çözümü yoluna gidilmiştir. Örneğin, “Genetik Kaynaklara Erişim” başlıklı Madde 15’de genetik kaynaklara erişimin öncelikle ulusal mevzuata tabi olduğu (madde 15.1), “/../ aksi kararlaştırılmadığı sürece, /../ önceden izninin alınmasına tabidir” (madde 15.5)  diyerek, yararların paylaşımının ise,           “Akit tarafların her biri, genetik kaynakların ticari ve başka amaçlarla kullanımından doğan yararlarla araştırma ve geliştirme sonuçlarını, bu kaynakları temin eden akit tarafla adil ve hakkaniyete uygun biçimde paylaşmak amacıyla, /../ idari, yasal ve siyasi tedbirleri alacaktır.” (madde 15.7) şeklinde düzenlendiği görülür.

              Biyolojik çeşitliliğin önemiyle ilgili çabaların karşısında yer yer teknolojik gelişmelerin her tür sorunun üstesinden geleceği, ileride ortaya çıkabilecek yeniliklerin insanlığın karşılaşacağı sorunların üstesinden gelmeye yetebileceği, kaybolan türler konusundaki endişelerin kalkınma çabaları yanında gereksiz olduğu şeklindeki tepkilere karşılık olarak sözleşmede düşündürücü şöyle bir açıklamada bulunulmaktadır; “…Ayrıca, Biyolojik çeşitliliğin önemli ölçüde azalması veya yok olması tehdidi söz konusu olduğunda, tam bir bilimsel kesinlik bulunmamasının, bu tehdidi önleyecek veya en aza indirgeyecek tedbirleri ertelemek için bir gerekçe olarak kullanılmaması gerektiği..,”  şeklindeki başlangıç hükümleri, yukarıda değinilen “ayrıntılı düzenlenmiş olma” özelliğiyle ilgili olduğu gibi, bugün için değeri henüz anlaşılamamış canlı doğal kaynaklarının korunması konusunda, yararlı/yararsız, ekonomik/ekonomik değil tartışmalarının yapılmaması gerektiğini daha başlangıç kısmında hükme bağlamaktadır. Ülkemizde özellikle son günlerde Kazdağları’nda gündeme gelen siyanür liçiyle altın arama faaliyetlerine karşı önemli dayanaklardan bir tanesi de bu maddedir.

              Sözleşmenin 15.3 maddesinde “adil ve hakkaniyete uygun yarar paylaşımı” ile ilgili olarak bir sınırlama getirilmektedir. Şöyle ki; genetik kaynaklara erişimin düzenlendiği 15. Maddede, “/../ herhangi bir akit tarafça temin edilen genetik kaynaklar, yalnızca bu kaynakların menşe ülkesi olan akit taraflarca  veya genetik kaynakları bu sözleşmeye uygun olarak elde etmiş (akit) taraflarca  temin edilenlerdir” demektedir. Yani sözleşme öncesi dönemlerde elden çıkanlar sözleşmenin 16 ve 19 maddelerinde düzenlenmiş bulunan teknolojiye erişim ve teknoloji transferi ile biyoteknolojiden kaynaklanan yararların dağıtımıyla ilgili konularda, akit taraflara (genetik kaynak sağlayan taraflara) sağlanması amaçlanan yararlar kapsamından çıkarılmaktadır. Genellikle zengin kuzeyin biyolojik çeşitlilik açısından yoksul, gelişmekte olan ülkelerin bulunduğu güneyden,  sözleşme öncesi dönemde edindiklerinin hak tartışmalarına konu edilmemesi kuşkusuz gelişmiş ülkelerin ekonomik kaygılarından ileri gelmekte ve bu yönüyle eleştirilmektedir.

              Sonuç olarak sözleşmenin uluslararası sözleşme niteliğini kazanabilmesi için gereken 30. imzanın, 30 Eylül 1993’de Moğolistan’dan geldiği gün olan 29 Aralık 1993, “Dünya Biyolojik Çeşitlilik Günü” ilan edildi.

              Özellikle gelişmekte olan ülkelerin lehine, genetik kaynakların kullanılması sonucu doğan yararların hakça ve dengeli paylaşılmasını sağlamanın yanı sıra, ülkelere doğal kaynak envanterlerini çıkartmayı, bu kaynakları sürdürülebilir şekilde yönetmek için ulusal planlar yapmayı, doğal koruma alanlarını genişletmeyi ve tehdit altındaki türlerin habitatlarını koruyacak hukuki düzenlemeler yapmalarını da gerektiriyordu. Ancak uluslararası şirketlerin baskın gelen lobicilik faaliyetleri sonucunda ABD, bu sözleşmeye onay vermedi. İngiliz çevre danışmanı Norman Myers, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelerdeki genetik kaynaklardan elde ettikleri gelirin yüzde 1-2 oranında bir finansı bu kaynakların doğal ortamlarda korunmaları için geri verilmesini önermişti. Bu yapıcı önerisine karşı dönemin ABD Devlet Başkanı George Bush; “Fanatik çevrecilerin sözlerine kanıp, bu anlaşmayı imzalayarak Amerikan şirketlerinin kapısına kilit vuramayız. Çevreyi korumak kadar, Amerikalıların işlerini de güvence altına almakla görevliyiz. Bu antlaşmayı imzalamak, bu alandaki çalışmaları engelleyecektir.” diyerek karşı koydu.

              Oysa biyolojik kaynaklar tüm insanlık için vazgeçilmez olup, bu kaynakların büyük çoğunluğuna sahip güney ülkelerinin (ve bu arada bizim ülkemizin de) yüklenmiş olduğu sorumlulukların, Rio Bildirgesi’nin altına imza koyan tüm dünya ülkelerince paylaşılması gerekirdi. Gelişmekte olan ülkelere tüm insanlık için önemli olan doğal alanların ve türlerin korunmasına yönelik mali desteğin en önemli kaynağından bu yönde bir açıklama gelmesi, konferans görüşmeleri sırasında Pakistan Çevre Bakanı’nın “Bir yığın pislik üzerinde oturan yoksul bir insan, bir kuşun kendisinden daha önemli olduğunu kabul edemez” açıklaması ile Brezilya Temsilcisi’nin “Sosyal açıdan adaletsiz bir dünya da sağlıklı bir gezegene sahip olamazsın” açıklamasının hiç de boş kaygılardan kaynaklanmadığı ortaya çıkmış oldu.

               Ülkemiz, barındırdığı biyolojik zenginliklerin sömürülmemesi için, sözleşmenin sağladığı ıslah edilen yeni tohumluk türler ve geliştirilen yeni ilaçlar üzerindeki var olan ve gelecekteki olası haklarını güvenceye almak için sözleşmeye imza verdi ve sözleşme 27 Aralık 1996’dan itibaren iç hukukumuzun önemli yükümlülüklerde yükleyen bir parçası haline geldi. Biyolojik zenginliklerimizi yok etmeden kalkınma sürecine devam edebilmemiz, uluslararası işbirliğinin gelişmesine bağlı olduğu kadar, sonuçta bu kaynaklar bizim elimizde olduğundan bu konudaki kararlı tutumumuza bağlı olacaktır.

 

6. AVRUPA'NIN YABAN HAYATI VE YAŞAMA ORTAMLARINI KORUMA (BERN) SÖZLEŞMESİ

           Bu sözleşmenin amacı; yabani flora ve faunayı ve bunların yaşama ortamlarını muhafaza etmek, özellikle birden fazla devletin işbirliğini gerektirenlerin muhafazasını sağlamak ve bu işbirliğini geliştirmektir. Nesli tehlikeye düşmüş ve düşebilecek türlere, özellikle göçmen olanlarına özel önem verilir. İmzacı devletler, sözleşme eki listelerde belirtilen nesli tehlikede bitki ve hayvan türlerini korumak için planlama ve kalkınma politikalarında önlemler almayı taahhüt etmişlerdir.

Bu sözleşmenin önemli bir özelliği taraf ülkelerin sınırları içindeki önemli doğal alanların belirlenmesi ve korunmaları için bir dizi düzenleme “Emerald Network” u içermesidir.

EM programı ile imzacı devlet korunmasını istediği alanları uluslararası güvence altına alabilmekte. 1998’de Strasburg’da yapılan toplantıda öncelikli türler listesine yaklaşık 60 tür eklenmiştir.

              Sözleşmenin ekleri şunları ifade etmektedir;

·        Ek I – Kesin koruma altına alınan flora türlerini,

·        Ek-II- Kesin koruma altına alınan fauna türlerini   (memeli, kuş, sürüngen, amfibi, balıklar, omurgasızlar) Örnek; Tüm yırtıcı kuş türleri-atmaca, doğan, şahin, delice, akbaba türleri; kurt, ayı,

·        Ek-III- Korunan fauna türlerini (Çengel boynuzlu dağ keçisi, vaşak),

·        Ek-IV –Yasaklanan av metot ve araçları ile diğer yasak işletme şekilleri

 

7. NESLİ TEHLİKEDE OLAN YABANİ HAYVAN VE BİTKİ TÜRLERİNİN ULUSLARARASI TİCARETİNE İLİŞKİN SÖZLEŞME (CITES)

              Sözleşmenin amacı; soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan bitki ve hayvan türlerinin uluslararası ticaretini önlemeyi ve kontrol edilmezse, soyları tehlike altına girebilecek türlerin ticaretinin izlenmesi ve düzenlenmesidir.

              Ülkemizde 22 Aralık 1996’da yürürlüğe giren sözleşmede yönetim mercii olarak Çevre Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve Orman Bakanlığı birlikte çalışmaktadır. Ayrıca Gümrük, Hazine ve Dış Ticaret, Emniyet ve Askeri birimler de uygulamada rol alması

gereken birimlerdir.

              Sözleşmede üç liste vardır:

I. Liste; ticaret yüzünden yok olma tehlikesinde olan ve bu yüzden uluslararası ticaretine izin verilmeyen türleri içeren listedir.

II. Liste; ticaretleri denetlenmezse soyları tehlikeye düşecek türlerle, tehlikede olmamakla birlikte tehlike altında olanları korumak amacıyla bu türlere benzeyen türleri içeren listedir.

III. Liste ilk iki listeye üye devletin kendi tasarrufuyla ilave edebileceği listedir.    

              Eklerde belirtilen türler, ilgili yönetmeliklerde ayrıntılı olarak belirtilmiş ve bu türlere ilişkin düzenlenecek “CITES Belgesi” düzenlemeye Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Çevre ve Orman Bakanlığı yetkili kılınmıştır.

 

 

8. KUŞLARIN KORUNMASINA DAİR ULUSLARARASI SÖZLEŞME (PARİS SÖZLEŞMESİ, 1950)

            Bu sözleşme ile kuşların yok olmasına neden olan etkenlerin ortadan kaldırılması ve özellikle göçmen kuşların konakladığı ülkelerde korunmasını sağlamaktır. Doğa koruma konusunda bilinen ilk uluslararası sözleşme 1902 yılında yapılmıştı.

          Ülkemiz coğrafik yapısı nedeniyle göçmen ve özellikle Batı-Palearktik bölgenin en önemli yırtıcı kuş göç yolu üzerindedir. Bu nedenle sözleşmeden doğan sorumlulukları daha fazladır. Kuşların üreme dönemleri olan Mart-Temmuz aylarında rahatsız edilmemeleri, avlanmalarına yasak getirilmesi, nesli tehlike altında olan türlerin korunması sözleşme kapsamındadır. Söz konusu kuşların canlı ya da ölü olarak ithal, ihraç, nakil ve ticareti, verilmesi, elde tutulması bu sözleşme ile yasaklanmıştır.

        Ülkemiz korunması gereken türlerle ilgili olarak her yıl liste düzenlemek zorundadır. Bu liste DKMPGM tarafından Merkez Av Komisyonu kararıyla yapılmaktadır.

            1950 yılında imzaya açılan bu sözleşmenin sorumlu kuruluşu Birleşmiş Milletlerdi. Ülkemiz bu sözleşmeyi 1967 yılında imzalamıştı. Ancak doğa koruma konusunda gelişen uluslararası süreçle Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) kurulmuştur. Bu nedenle sözleşme halen etkin değildir. Daha sonra bu konuya ilişkin daha gelişmiş uluslararası sözleşmeler geçerli durumdadır.

 

9. ÖZELLİKLE SU KUŞLARI YAŞAMA ORTAMI OLARAK ULUSLARARASI ÖNEME SAHİP SULAK ALANLARIN KORUNMASI (RAMSAR) SÖZLEŞMESİ

           Sözleşme sulakalanların olağanüstü özelliklerine ve yaşantımıza kattığı sayısız çeşitlilik ve zenginliğe dikkat çekmektedir. Ramsar'da (İran) 1971 yılında imzalanmıştır. Yalnızca sulakalan ekosisteminin dünya çapında koruma altına alınmasını amaçlayan tek uluslararası sözleşmedir. Yapılan bir çalışmaya göre; dünyadaki tüm ekosistemlerin ekonomik değeri 33 trilyon USD olarak hesaplanmıştır. Sulakalanların değeri ise, 14.9 trilyon USD’dır. Yani tüm ekosistemlerin değerinin   % 45’ini ifade etmektedir!...

Sözleşmenin amacı;

- Sulakalanların bulunduğu bölgenin su rejimini düzenlemesi,

- Karakteristik bitki ve hayvan topluluklarının; özellikle su kuşlarının barınmasına olanak sağlaması,

- Ekonomik, kültürel, bilimsel ve rekreasyonel olarak büyük bir kaynak oluşturmaları,

- Kaybedilmeleri halinde bir daha kazanılmalarının mümkün olmaması,

- Su kuşlarının mevsimsel göçleri sırasında sınırlar aşması nedeniyle uluslararası bir kaynak olmaları,

- Bu yüzden sulak alanların kaybına neden olabilecek hareketlerin önlenmesi ve,

- Sulakalanlarla onlara bağımlı bitki ve hayvan topluluklarının korunmasının ileri görüşlü ulusal politikalarla eşgüdüm içinde uluslararası faaliyetlerle birleştirilmesini sağlamaktır.

            Türkiye'nin 1994 yılında taraf olduğu sözleşmeye üye ülke sayısı 90'ı aşmıştır. Türkiye'de toplam 9 sulak alan Ramsar Alanı ilan edilmiştir. Bunlar; Göksu Deltası, Seyfe Gölü, Burdur Gölü, Sultan Sazlığı, Manyas Gölü, Kızılırmak Deltası, Uluabat Gölü, Gediz Deltası, Akyatan Gölü’dür. Türkiye taraf olduğu bu sözleşmeye rağmen bu alanlarda tam anlamıyla etkili faaliyet yürütememektedir. Su kullanım politikalarının yetersizliği ve yanlış su kullanımı, bu tür alanların tarımsal sulama amaçlı değerlendirilirken kaynakların tükenmesi tehlikesi ortaya çıkmıştır. Sözleşmenin gereklerinin yerine getirilmesi için daha etkin ve uzun vadeli planlı çalışmalar gerekmektedir.

Sultan Sazlığı-Ağustos 1997

Sultan Sazlığı’nın En Derin Yeri-2002

 

 

 

 

 

              

10. ÖZELLİKLE AFRİKA’DA CİDDİ KURAKLIK VE/VEYA ÇÖLLEŞMEYE MARUZ ÜLKELERDE ÇÖLLEŞMEYLE MÜCADELE İÇİN BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SÖZLEŞMESİ-  PARİS, 1994

              Bilindiği üzere küresel ısınmanın da tetikleyicileri arasında bulunduğu çölleşme dünyamızın yüz yüze olduğu ciddi bir tehdittir. Yanlış arazi kullanımı ve orman alanlarındaki azalmayı da çölleşmenin önemli nedenlerinden olarak görebiliriz. Artan nüfusun gıda ihtiyacını karşılayabilmek amacıyla aşırı yıpratılan toprak varlığı zaman içinde fiziksel, kimyasal ve biyolojik niteliklerini ve barındırdığı bitki örtüsünü uzun süre kaybetmektedir. Çölleşme bu sürecin sonucu ortaya çıkmaktadır. Örneğin Kuzey Afrika’da bugün çöl ekosistemlerinin içinde kalmış yaklaşık 600 antik yerleşim yeri zamanının birer buğday üretim merkeziydi. Olayın bu vahim seyri sonunda, etkilenen taraf ülkelerle çevreye ilişkin diğer uluslararası çabalarla eşgüdüm içinde çözüm arayışları sonucu bu sözleşme oluşturulmuştur.

            Sözleşmeyle, Gündem 21 çerçevesinde etkilenen bölgelerde sürdürülebilir bir kalkınmayı sağlamak için uluslararası işbirliği ve ortaklık anlaşmalarıyla desteklenip bütün düzeylerde gerçekleştirilecek eylemlerle, ciddi kuraklık ve/veya çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya olan özellikle Afrika’daki ülkelerde çölleşme ile mücadele ve kuraklığın tehlikesini azaltmak amaçlanmıştır.

             Sözleşme özellikle Afrika ülkelerine öncelik veren yönüyle eleştirilere maruz kalmıştır.

 

11. BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK SÖZLEŞMESİ-CARTAGENA BİYOGÜVENLİK PROTOKOLÜ

              Artan dünya nüfusunun gıda ihtiyacının karşılanması amacıyla birim alandan alınan ürünü artırabilmek için biyoteknolojik yöntemlerle geleneksel kültür bitkilerinin ya da bunların yabani akrabalarının genetik yapılarında değişikliğe gitme zorunluluğu ortaya çıkmıştır. İçerdiği pek çok hukuksal ve ekonomik sorunlarla dolu bu yeni teknolojik süreçle amaçlanan; yüksek miktar ve kalitede ürün sağlamaktır. İlk kez 1985’de tarla bitkilerinde denemelerle başlayan bu süreç giderek artan bir hızla devam etmektedir.

             Kısaca GDO da denen genetik yapısı değiştirilmiş ürünlerin avantajlı yönleri;

- hastalıklara ve zararlılara dayanıklılık,

- ürünlerin raf ömrünün uzatılması,

- tüm dünyada tarım topraklarında giderek artan alkalileşme ve tuzlanmaya dayanıklı türlerin geliştirilmesi,

- besin değerinin artırılması vb.

            GDO’lu ürünlerin riskli yönleri ise; doğada kendi türünde olmayan genler taşımalarından dolayı şunlar olarak gösterilmektedir;

- gen aktarımında öngörülmeyen tehlikeli sonuçların ortaya çıkabilmesi,

- GDO’lu ürünlerdeki farklı genlerin insan bünyesine verebileceği zararlar ve

- GDO’lu bitki türlerinin doğaya yayılan polenleri yoluyla doğal bitki türlerinin yabani atalarının ve yerel ırklarının genetik yapısının geri döndürülemez biçimde bozulması yoluyla genetik çeşitliliğin kaybedilmesidir.

             Yukarıda anılan nedenlerle biyoteknolojinin insan sağlığı, sosyal yapı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde yaratabileceği küresel nitelikli yıkıcı etkilere karşı biyogüvenlik sistemi oluşturulması ihtiyacının ürünü olarak “Cartagena Biyogüvenlik Protokolü” oluşturulmuştur.

              Cartagena Biyogüvenlik Protokolü; 1996 yılında başlayan çalışmalar sonunda, doğrudan ve geri dönülemez biçimde yıkıcı etkilerde bulunabileceği, gezegenimizin temel yaşam destek sistemi olan biyolojik çeşitliliğe ilişkin en kapsamlı sözleşme olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ne ek bir protokol olarak konulmuş ve 2000 yılında imzaya açılmıştır. Ülkemiz bu protokolu 2003 yılında kabul etmiş ve 2004 tarihinden itibaren de yürürlüğe girmiştir.

              Protokolün amacı; biyolojik çeşitliliği ve insan sağlığını koruma amacıyla ön tedbirler alınmasını sağlamaktır. Bu yaklaşım, Rio İlke Kararları (Rio Deklerasyonu) İlke karar-15’de anılan ‘…hükümetlerin ve kuruluşların, önleyici tedbir alabilmeleri için bilimsel kesinlik aranmaması…’ ilkesinden kaynaklanmaktadır.

 

12. AVRUPA PEYZAJ SÖZLEŞMESİ

              Peyzaj dilimize Fransızca’dan girmiş bir sözcük olup yalın anlatımıyla doğa/kır resmi anlamında değerlendirilmektedir. Uluslar arası sözleşmeye konu olarak ise; “birbirleriyle sürekli etkileşim içinde bulunan ekosistem ve insanların oluşturduğukarmaşık bir yapı” olarak tanımlanmaktadır. Kapitalizmin, küreselleşme ve sınırsız liberalleşmeyle yarattığı tüketim kültürü, insanı doğasına yabancılaştırmakta, güzellikler karşısındaki duyarlılığını yok etmektedir. Maddi olmayan değerlerin maddi olan değerler karşısında uğradığı bu tahribat, insanlığın ortak kültürel mirasını da olumsuz etkilemektedir.

              Türkiye çok miktarda doğal ve kültürel mirasa sahip bir ülkedir. Sadece kültürel varlık olarak antik yerleşimleri ele aldığımızda bile; İtalya’dakinden daha fazla Roma, Yunanistan’dakinden daha fazla Bizans dönemine ait kalıntı alanlar bulunmaktadır. İşte bu “ortak miras” öncelikle ulusal düzeyde önem taşımakta ve değerlendirilmesi ve korunması gereken bir kaynak olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kaynaklar üzerinde küreselleşmenin yarattığı olumsuz tahribatı engelleyebilmek ve gelecek kuşaklara bu kültürel ve doğal kaynakları aktarabilmek için Avrupa Peyzaj Sözleşmesi oluşturulmuş ve 2000 yılında 11 ülkenin onayıyla yüyrlüğe geçmiştir. Ülkemizde bu sözleşme 2004 yılından itibaren yürürlüğe girmiştir.

            Genel olarak Avrupa Peyzaj Sözleşmesinin amacı; Avrupa Peyzajlarını korumak, yönetmek ve planlamak üzere, imzacı ülkelerin kamu yönetimlerini yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası düzeylerde politikalar oluşturmak, önlemler almak ve doğal, kırsal ve kentsel peyzajların kalitesini artırmaya yöneltmek olarak tanımlanabilir.

SONUÇ:

            Uluslararası Sözleşmeler Anayasa’nın 90. maddesine göre yasa hükmündedirler. Ancak yapıları gereği başka devlet ya da devletlerle karşılıklı akdedildikleri için, parlamentonun uygun bulma kararı vermesinden sonra Anayasaya aykırılıklarının teklif edilemeyeceği bir özellik kazanırlar. Bu yönleriyle kurallar piramidinde Anayasanın altında,  yasaların üstünde bir özellik gösterirler. Bu nedenle Anayasaya aykırılıkları ileri sürülemez.

            İç hukukun bir parçası haline geldikleri için, kendi altında kalan tüm normatif düzenlemelerin uluslararası sözleşmeye aykırılık göstermemesi, aykırılık gösteren düzenlemelerin yeni duruma göre değiştirilmesi, görülmekte olan davaların da mahkemelerde yeni düzenlemeye göre değerlendirilmesi gerekir.

ÜLKEMİZCE İMZALANMIŞ BULUNAN ÇEVRE VE BİYOLOJİK  ÇEŞİTLİLİKLE İLGİLİ SÖZLEŞME, ANTLAŞMA ve PROTOKOLLER
Tarih ve Yer

Anlaşma, Sözleşme ve Protokoller

İmza Tarihi

1931

Balina Avı Antlaşması

1934

1949

Akdeniz Genel Balıkçılık Konseyi Kurulması Hakkında Antlaşma

1967

1959, Paris

Kuşların Korunması Hakkında Uluslararası Sözleşme

1967

1951, Paris

Akdeniz ve Avrupa Bitki Koruma Teşkilatı Kurulması Hakkında Sözleşme

1965

1959, Washington

Antarktika

1995

1960, Cenevre

İşçilerin İyonize Edici Radyasyona Karşı Korunması Hakkında Sözleşme

1969

1960, Paris

Nükleer Enerji Alanında Üçüncü Taraflar Sorumluluk Antlaşması

1968

1963, Moskova

Atmosferde, Uzayda ve Sualtında Nükleer Silah Deneylerini Yasaklayan Sözleşme

1965

1967, Londra, Moskova, Washington

Devletlerin Ay ve Öteki Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşfi ve Kullanımı Faaliyetlerini Düzenleyen İlkelere İlişkin Antlaşma

1968

1968, Paris

Hayvanların Uluslararası Nakliye Sırasında Korunması Konusunda Avrupa Sözleşmesi

1971

1971, Ramsar

Özellikle Su Kuşları Yaşama Alanı olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme

1994

1971, Londra, Moskova, Washington

Nükleer Silahların ve Öteki Toplu Tahrip Silahlarının ve Deniz Yataklarına, Okyanus Tabanına ve Bunların Altına Yerleştirilmesinin Yasaklanması Hakkında Antlaşma

1972

1972, Londra, Moskova, Washington

Bakteriyolojik (Biyolojik) ve Toksik Silahların Geliştirilmesi, Üretimi ve Depolanmasının Yasaklanması ve Tahribi Hakkında Sözleşme

1975

1972, Paris

Dünya Kültür ve Tabiat Mirasının Korunması Hakkında Sözleşme

1983

1973, Washington

Nesli Tehlikede Olan Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretinin Düzenlenmesine İlişkin Sözleşme

1996

1974, Paris

Uluslararası Enerji Programı Antlaşması

1981

1976, Barselona

Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunması Sözleşmesi

1981

1978, Londra

Gemilerden Kaynaklanan Kirliliğin Önlenmesi Sözleşmesi

1990

1980, Atina

Akdeniz’in Kara Kökenli Kirleticilere Karşı Korunması Hakkında Protokol

1983

1976, Barselona

Fevkalade Hallerde Akdeniz’in Petrol ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesinde Yapılacak İşbirliğine Ait Protokol

1981

1995

Akdeniz’de Özel Koruma Alanlarına İlişkin Protokol

1996

1996, İzmir

Akdeniz’de Tehlikeli Atıkların Sınırlar ötesi Taşınımından Kaynaklanan Kirliliğin Önlenmesi Hakkında Protokol

1996

1979, Bern

Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşam Ortamlarının Korunması Sözleşmesi

1984

1979, Cenova

Uzun Menzilli Sınır Ötesi Hava Kirliliği Sözleşmesi

1983

1984, Cenova

Avrupa’da Hava Kirleticilerinin Uzun Menzilli Aktarılmalarının İzlenmesi ve Değerlendirilmesi İçin İşbirliği Programının (EMEP) Uzun Vadeli Finansmanına Dair 1979 Uzun Menzilli Sınırlar ötesi Hava Kirlenmesi Sözleşmesine Ek Protokol

1985

1992, Rio de Janerio

Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi

1997

1985, Viyana

Ozon Tabakasının Korunmasına Dair Viyana Sözleşmesi

1990

1987, Montreal

Ozon Tabakasını İncelten Maddelere Dair Montreal Protokolü

1990

1986, Viyana

Nükleer Kaza Halinde Erken Bildirim Sözleşmesi

1990

1989, Basel

Tehlikeli Atıkların Sınırlar Ötesi Taşınımının ve İmhasının Kontrolü Sözleşmesi

1994

1992, Bükreş

Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi

1994

1992, Bükreş

Karadeniz Deniz Çevresinin Kara Kökenli Kaynaklardan Kirlenmeye Karşı Korunmasına Dair Protokol

1994

1992, Bükreş

Karadeniz Deniz Çevresinin Petrol ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesine Karşı Acil Durumlarda Yapılacak İşbirliğine Dair Protokol

1994

1992, Bükreş

Karadeniz Deniz Çevresinin Boşaltmalar Nedeniyle Kirlenmesinin Önlenmesine İlişkin Protokol

1994

1994, Paris

Çölleşme İle Mücadele Sözleşmesi

 

1983

Uluslararası Tropikal Kereste Anlaşması (ITTA)

1994

 

BİLDİRGELER

·        Stockholm Konferansı İnsan ve Çevresi Bildirgesi (1972)

·        Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, Helsinki (1975, 1980, 1986, 1988)

·        Akdeniz Cenova Bildirgesi (1985)

·        BM/AEK Flora, Fauna ve Yaşam Ortamlarının Korunması Deklarasyonu (1989)

·        Avrupa Çevre ve Sağlık Şartı (1989)

·        Atmosferik Kirlilik ve İklim Değişikliği Noordwijk Bildirgesi (1989)

·        Avrupa-Akdeniz Çevre İşbirliği Şartı (1990)

·        BM/AEK Bölgesinde Sürekli ve Dengeli Kalkınmaya İlişkin Bergen Bildirgesi (1990)

·         Ozon (Montreal) Protokolü (1990)

·        Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı (1990)

·        BM/AEK Espoo Bakanlar Bildirisi (1991)

·        OECD Çevre ve Kalkınma Bakanları Politika Bildirisi (1991)

·        Rio Bildirgesi (1992)

·        Gündem 21 (1992)

·        Orman İlkeleri Bildirgesi (1992)

·        Kahire Bildirgesi (1992)

·        Orta Asya ve Balkan Cumhuriyetleri Çevre Bakanları Bildirgesi (1994)

·        Sofya Bakanlar Bildirgesi (1995)

·        Barselona Kararı (1995)

·        OECD Çevre Bakanları Bildirgesi (1996)

·        Avrupa Ormanlarının Korunması Lizbon Bakanlar Konferansı (1998)

 

Makaleler

   

ANKARA 2008