listeye dön

   


                                                  KÜRE DAĞLARI’NDA İKİ GÜN

                                                         Figen AYDOĞDU
                                                                   faydogdu@kgm.gov.tr

                                                                            
“Ben her bahar aşık olmam, ama her bahar gitmek isterim” der ya sevgili Can Yücel. Her baharda depreşen bu isteğim, bu sene Türkiye Ormancılar Derneği Ekoturizm grubunun günübirlik ve hafta sonları düzenlenen gezileriyle yeni bir yönelim kazandı. İlk gezilerden duyduğum memnuniyet, zamanım ve bütçem elverdikçe bu gezilere katılmama neden oldu. Doğada bir nefes alma, çevre, doğa ve tarih bilincini geliştirme, gerektiğinde dinlenme, eğlenme ve piknik gereksinimlerini doğayı tüketmeden giderme amacıyla yapılan her gezide; gördüğüm güzellikler, attığım terler, aldığım bilgiler, edindiğim arkadaşlıklar, bir sonraki geziyi de kaçırmama fikrini doğurdu bende. Bu nedenle olsa gerek, Küre Dağlarına gezi düzenlendiğini duyduğumda hiç vakit geçirmeden başvuru yaptım.

Yağmurlu bir günde başladı yolculuğumuz. Haziran sonunda bu havanın varlığı, çok da alıştığımız bir durum değildi. Ertesi gün pırıl pırıl bir güneşin bizi karşılayacağını hiç düşünmemiştim bile. Söz verilen saatte buluşma noktasına geldiğimizde, yolcuların büyük kısmı yerini almış, ıslanan giysilerini kurutmaya çalışıyorlardı. 28 kişiydik ve çoğumuz bayandı. Zamanında hareket etti arabamız. Bu, bir yolculuk için iyi bir başlangıçtı. Çünkü biliyordum ki, fazla sayıda insanın katıldığı organizasyonlarda, katılımcıların zaman konusundaki duyarlılıkları kendini daha baştan belli eder. Gezi boyunca bizlere sadece yollarda değil, sohbetlerde, kaynaşmada, sorunlarımızda da rehberlik eden Ülkü Hanım ve Murat Bey’i tanıyınca, daha yolculuğun başında anladık isabetli bir seçim yaptığımızı.

Hedef, Küre Dağları Milli Parkı’nda en yakın yerleşim birimlerinden olan Pınarbaşı idi. Gerede, Karabük, Safranbolu, Eflani üzerinden yaptığımız yolculukta; yol arkadaşım ve eşimle ne tarlalar ektik, ne evlerde yaşadık, ne okullarda öğretmenlik yaptık yol boyunca. Doğal renk ve dizaynlarıyla dizilmiş çiçeklere vurulduk, Ahmet Bey’den adının “Boyacı Sumağı” olduğunu öğrendiğimiz pamuk şekeri görünümündeki bitkilere dokunmamak için kendimizi zor tuttuk, bir bardak demli çay için küçük molalar kolladık.

Küre Dağları, dünyada ender rastlanan bitki örtüsü ve ekosistemi ile doğayı koruma açısından dünyaca ünlü önemli bir örnek olarak kabul edilmiş. Dikkati ilk çeken ise bakir bir alanda yer alan bitki örtüsünün zenginliği. Dünyanın korunması gereken alanlardan biri olan ve sıcak noktalardan birini oluşturan Küre Dağları’nda yaşayanlar için turizm önemli bir çıkış ve beklenti belli ki. Ancak doğası gibi insanlarında da seziyorsunuz o doğal safiyeti ve yalınlık içindeki zenginliği. Bölgelerinin ekoturizm açısından gelişmesi için folklorik unsurların ve özellikle kadınların yerel giysileriyle öne çıkartılmak istenmesi, yöre gençlerinin doğa kılavuzları olarak yetiştirilmesi, doğa harikası olan Ilıca Şelalesinin işyeri ve dükkanların adına kaynaklık etmesi. Hepsi, masum bir isteğin, fark edilmenin, farklı olmanın özellikle vurgulanması, dışa vurumu. Umuyoruz ki, yöre halkının bu çabası, aynı saflık ve ekolojik gelişim içinde hak ettiği sonuca ulaşır, turizme açılan beldelerimizin başına gelen talan ve yağma burada gerçekleşmez.

Konaklayacağımız yere geldiğimizde, doğayla müthiş uyumlu, çam kokan ahşabıyla son derece sevimli, sıcak, aynı zamanda konforlu, hemen yanından kaynak sularının aktığı, yeşillikler içinde adeta bir masal köyde bulduk kendimizi. Gezi programımızın yoğunluğu ve gezimizin kısa süreli olması nedeniyle, tavuklarıyla, köpeğiyle, atıyla, doğal ortamıyla bu tesisin tadını çıkarmaya fazlaca zaman bulamadık doğrusu.

Yolculuğun hemen ardından tesiste yediğimiz öğle yemeğinden sonra doğruca Ilgarini Mağarası’na yöneldik. Yaklaşık 2 saatlik bir araba yolculuğu sonrasında gezimizin belki de en performans gerektiren bölümünü gerçekleştirdik. Orman içi patika yoldan yaya olarak 2 saat yürüyerek ancak ulaşabildik mağaraya. Kayın, gürgen, çam, meşe ve köknar gibi ağaç türleri ile zambak, orkide, dağ çileği gibi çok zengin bir bitki örtüsü ve yaban hayvan izlerinin yer aldığı orman içinde yaptığımız zorlu bir yürüyüşün ardından vardığımız Mağara, güzelliğini saklamaya yazgılı görkemli ve kemerli bir girişle karşıladı bizi. Uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından ulaşılan bu saklı güzellik, her şeye değer doğrusu. Dünyanın en büyük 4. mağarası olduğunu öğreniyoruz. Mağaranın zemininde bulunan mezarlarda insan kemiklerine ve anıt mezarlara rastlamak mümkün. Her biri iki veya üç ton ağırlığında olan sarkıt ve dikitler ise yaklaşık 1.000.000 yılda oluşmuş. Karanlığa kalmamak için çıkışımızdan daha hızlı olarak döndük aracımıza.

Konaklama yerimize vardığımızda vakit hayli ilerlemiş, bizler için özel olarak hazırlanan yemekler soğumaya başlamıştı bile. Tavuk suyu ve kızılcıkla yapılan yöresel bir çorba ile ıslak ve yağlı bir yufkanın arasına haşlanmış tavuk konularak yenen ve adına ıslama denen bir yemekle karnımızı doyurduktan sonra ertesi gün ziyaret edeceğimiz Zümrüt Köyü’ne ilişkin bilgiler verildi. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programınca UNDP GEP Küçük Destek Programı kapsamında yer alan Küre Dağları Milli Parkı ve çevresinde ekoturizmin geliştirilmesi için Zümrüt Köyü Uygulama Projesi’nden söz edildi. Milli Park sınırına en yakın ve en ücra köylerden bir tanesi olan köyde yürütülecek bu Proje, ekoturizm amacılığı ile, halkın Milli Park ile ilişkisinin geliştirilmesini ve fayda sağlamasını öneriyor. Yoksulluğu azaltıcı ve koruma çalışmalarını destekleyici bir faaliyet olarak doğaya duyarlı turizmi öngören bu proje için, sahip olduğu doğal ve folklorik güzellikler nedeniyle Zümrüt Köyü uygun bulunmuş. Dış destekli bir proje olması ve yörenin var olan güzelliklerinin uzun vadede yok olabileceği ve turizme açılan bölgelerde görülen olumsuz sonuçların ortaya çıkabileceği kaygı ve gerekçesiyle katılımcılar tarafından tartışmaya açılan sohbet ilerlediğinde vakit gece yarısını çoktan geçmişti bile.

Ertesi gün yapılan kahvaltı sonrasında ilk hedef, Valla Kanyonu idi. Orman içi bir yolculuktan sonra iki çayın birleştiği yerden seyretmek üzere Kanyona vardık. Kartal, akbaba, atmaca, doğan ve diğer tüm yabani av hayvanlarını bünyesinde barındıran sarp kayalıklardan, yörenin belki de en görkemli oluşumlarından olan Kanyonu izlemek, hem ürkütücü, hem de heyecan vericiydi.

Kanyon ziyaretinin ardından gideceğimiz Zümrüt Köyü’ne ulaşmamız ise hayli uzun sürdü. Yol boyunca karşılaştığımız ahşap köy evleri ve tarlada çalışırken bile rengarenk yerel giysilerini ihmal etmeyen kadınlar dikkat çekiciydi. “Orda bir köy var uzakta. O Köy Zümrüt Köyü müdür?” şarkısıyla Köye girdiğimizde, köyün terdekilmişcesine sakin ve kimsesiz durması, “yanlış bir yere mi geldik” esprilerine neden oldu. Evet, davul zurnalı bir karşılama beklemiyorduk ama hiç olmazsa bize söz verilen öğle yemeği ne olacaktı? Biraz daha ilerleyince kaygılarımızın yersiz olduğunu anladık. Yüksekçe bir yerde uzun bir masa kuran ev sahipleri, sadece yemekleriyle değil, güler yüzleri ve geleceğe yönelik beklentileri ile de ağırladılar bizleri. “Hoş geldiniz” diyerek el uzattıklarındaki çekingenlikleri, “Ne olacağız?” kaygısını da içeriyordu sanki.

Karnımız gözleme ve ayranla, gözümüz yeşil ve türlü doğal güzelliklerle doymuştu. Bungalovlara varıp hazır demlenmiş çaylarımızı içmek ise ayrı bir keyifti.

Pınarbaşı Ilıca Köyü sınırları içerisinde yer alan, 12 km uzaklıktaki Ilıca Şelalesi için yola çıktığımızda, daha şelaleye varmadan çığlık çığlığa akan suyun sesini ve serinliğini uzaktan algılamaya başladık. Yaklaşık 10 metre yükseklikten dökülen su, doğal bir havuz oluşturmuştu. Çok sayıda ağaç ve bitki örtüsüyle çevrili bu havuzda hem yüzenler, hem de ayaklarını suya değdirmekle yetinip yüzemeyenler mutluydu. Dönüş saati gelmişti. Bedenlerde tatlı bir yorgunluk ve hafiflik, gözlere sarılmış film şeritlerinde su, ışık ve yeşille örtülü anlar ve güzellikler vardı.

Sonrası malum. Yine geldiğimiz yolu izleyerek Ankara’ya dönüş. Sonraki gezilerde buluşma dilekleriyle vedalaşmalar. Kısa ama dolu dolu iki gün yaşadık.

Gezi boyunca sorunlar olmadı mı, oldu elbette. Kimi zaman yöresel rehberimiz yolu şaşırdı, kimi zaman programda sarkmalar oldu, kimi zaman katılımcıların otobüste nereye oturacakları konu oldu, kimi zaman yöredeki tek yemeğin gözleme olduğunu düşünmeye başladık, kimi zaman tahmin edemeyeceğimiz kadar zorlu bir parkuru tırmanmak zorunda kaldık. Ama hepsi bir yana, gezinin üzerinden neredeyse on günü geçtikten sonra geziyle ilgili olarak ilk aklıma gelenler; yüksek binalar, büyük caddeler, üst üste yığılan insan kalabalıkları, taşıtların yoran sesleri yerine yeşilin dolu dolu yaşandığı doğal ortamda özgürlük duygusunu tatmak, otobüste herkesin kendini rahatlıkla ortaya koyarak hiç çekinmeksizin şarkılar söylemesi, uzun ve yorucu bir otobüs yolculuğunun ardından görüverince sevindiğimiz “Zümrüt 2” levhasının üzerine yaklaşık 2 km gittikten sonra tekrar “Zümrüt 2” yazısını görmemiz ve Temel fıkralarını anmamız, Ilıca Şelalelerinin buz gibi suları, içtenlikle vermeye hazır Anadolu insanının özelliklerini gösteren tesis sahibinin mütevaziliği ve yalınlığı, Murat Bey’in sorumluluk ve görev anlayışının ötesinde, açık yüreklilik ve olağanüstü bir çabayla katılımcıların her sorununa çözüm bulmaya çalışması, Ülkü Hanım’ın her şeyin yolunda gitmesi için büyük gayret göstermesi ve tabii ki Zümrüt Köyü’nden aldığımız pekmezin doyumsuz tadı ....

Gizli bir hazineyi keşfetmiş, belki bir daha hiç ulaşamayacağım güzelliklerden sadece bir yudum tatmış gibiyim.

 

   

ANKARA 2008